iskoçya'da bir bozkır adamı
hayallerimin ülkesinde
03.03.2009 - 09.03.2009
17 °C
Yıllar önce düşünü kurmuştum İskoçya’nın… Kendisi küçük mavi göklerinde bulutların dolaştığı bir Anadolu akşamında, rüzgârlar ağır ağır çıkarken yokuşu.
Düşlerimdeydi, köşelerindeydi bir şeylerin ama kimde?
Bu coğrafya baştanbaşa kendini bozkırlaştırmaya yemin etmişti
Ve ben bir Anadolu akşamı onun düşünü kuruyordum, onlar hala çocuktu, çok çocuktular
Ama çocuk ötesiydi bu düşler, anlamsız bir şiir oldu.
Ve henüz sevmiyordum o zamanlar şiirin melankolik yüzünü…
Ben bu düşü kurduğumda henüz çocuk yaşındaydım, çoğu çocuk bilmez kurulan düş bir düşüş müdür? Yoksa düşten ziyade düşünmek midir?
Neyse o şey beni araştırmaya itti
İlk okuduğum Edinburg’u anlatan bir gezi yazısıydı… Bu yazılar gün geçtikçe çoğaldı kitap oldu, sonra kitaplar gerçek olmak için savaş verdiler diğer kitaplarla, hala çocuk yaşındaydım…
Ve bir gün ilk kez gördüğüm bir Viyana sabahı bana hayalini kurduğum Avrupa renginin bir bölümünü verdi
Bu renk bazen sarıya dönen ama daha çok eskimiş bir altını andıran koyu sarıydı…
Bu koyu sarı Orta Avrupa’nın rengiydi… Asıl istediğim ve hiçbir zaman kimseye anlatmayacağım, bir egoizm olarak içimde kalacak rengi bulmak için yeni bir yol lazımdı
Bu renk mavinin beyazla buluşması gibi…
Belki isteklerim önüme çıkardı İskoçya gezisini belki de sadece tesadüflerin tesadüflüğü
Kim bilir belki ‘her yoku var eden’ benim bu sadece hayal isteğimi her şeyi var ettiği gibi ‘var’ etmişti. Bundan şüphem yok…
Ama zeytin fidanları hâlâ çocuktu…
Bir mart günü yeşilin ve mavinin ülkesi İskoçya’da kendimi buldum…
Doğa olabildiğince kendini yeşile veriyor, yani bir bakıma benim yurdumdaki toprakların ve diğer diyarlardaki toprakların hakkı olan yeşil bu ülkede toplanmıştı… Ama yeşil ona yakışıyordu.
Dağları ve gölleriyle kendini doğaüstü bir manzaraya karşı kurmuş bu ada ülkesi gerçekten yaratıcının özeniyle yapılmış, insanın ve doğanın korumasıyla bu günlere dek doğallığını yitirmeden sahnede yerini almıştı.
Bu ülkede göreceğiniz ilk şeyin ‘yeşil’ olmasından başka doğada kendi başına dolaşan koyunlardır. Bir ressamın uçuk yeşilinden kalan beyaz noktalar gibi etrafa dağılmış,
Ağaçlar kendini nemim verdiği yumuşaklığa bırakmış sanki ‘ne olursa olsun’ diyerek kendinden geçmişçesine rüzgârda dans ediyor, dans eden sadece ağaçlar mı?
Değil elbet!
İnsanlar da dans ediyor bu ülkede hem de herkes hemen hemen profesyonel bir dansçı
Bu onlara doğanın bir vergisi olsa gerek.
Tıpkı rüzgârda dans eden ağaçlar gibi…
Ve insanlar demişken;
Birbirlerine karşı karşılıklı hoşgörünün, insana gülümsemenin egemenliğinde kurulmuş kayıtsız ve şartsız insan olduğu için değer gören insanlar,
Demokrasi kendini ilk bu ülkede göstermişti ve öyle ki onun bugüne kadar ki en güzel örnekleri de burada:
İnsanlar halk olarak İskoç olmaktan gurur duyuyor ve tarihlerini sahipleniyorlar, bayraklarına rengini veren lacivert ve beyaz renk her tarafta göze çarpıyor. Doğallık doğada ve insanların yüzlerinde kendini gösteriyor. Mutsuzluk için değil, mutluluk için nedenler üreten. Ve gerçekten mutluluğun yaşadığı bir ülke İskoçya
Beş milyon nüfuslu ülkede mimari anlatılamayacak kadar güzel, estetik ustaca kullanılmış hemen hemen tüm evler tek kişiye ait ve çoğu iki katlı, bahçesi olan evler.
Nüfusa göre araç sayısı oldukça fazla ve sol şerit burada geçerli yol… gotik sanat heykellere evlere yansımış hatta yollarda bile bunun izleri var,
Belediyenin yapacağı hizmetler kalmamış, ne su ne yol ne kaldırım, sanırım bu ülkede belediyeler sadece çöpleri temizlemek için var.
Kasabalara sosyal alanlar yapılmış, insan buralara kasaba demek için çok kez düşünüyor.
Ve sistem rayına oturmuş, karşılaştırmalar bile anlatamaz bu durumu.
Yani sözcüklerin gücü yetmiyor…
Onlarda anlamıyor bu durumu… Anlıyorlar… Anlatamıyorlar
Bir de etek giyen erkekler, onlar bunu geleneklerine bağlılığın bir ifadesi olarak görüyorlar
Normal hayatta bu kilt denen eteği giyen insanlar yok, sadece özel günlerde ve eğlencelerde
İnsanlar ulusal gururun sembolü olarak bu eteği giyiyorlar.
Haggies denen ulusal yemekleri ise biraz yağlı ama onlar bunu çok seviyorlar, koyun etinin dövülerek ve içine başka etlerde katılarak yapılan bir tür et yemeği açıkçası ben bu yemeği pek sevmedim, ama onlar bunu çok sevmişler.
Genel olarak insanlar beyaz… Belki bu güneşi pek fazla görememesindendir bu insanların
Şehir gezisiyle Stirling ve Glasgow şehirlerini gezdik
Stirling’de walter SCOTT’ UN Stirling savaşını kazandığı kale’de var kale volkanik arazi üzerine inşa edilmiş ve yüzyıllardır görkemini koruyarak bir sonraki anın geleceğine ulaşmaya çalışıyor. Kalenin üzerinden bakıldığında Stirling şehri olanca güzelliğiyle görülüyor
Bir de arklarda kalan eşsiz İskoçya dağları görüntüyü büyüleyip ölümsüzleştiriyor.
Belki ben bu dağlar yüzünden bu ülkenin büyüsüne kapıldım kim bilebilir, bilmek görmekle duymakla başlamaz sadece hissetmektir…
Stirling’den sonra Glasgow var buraya giderken yol boyunca doğanın eşsiz güzelliği sizi yalnız bırakmıyor. Kendini çoğul yaşamaya adamış ormanlar uzaktan bakınca hiç solmayan yaşamları anlatıyor sessince, onlar sessiz anlatılarını yaşamlarının sonuna dek devam ettirecek ve bir gün yaşamları sonlandığında onun bir diğer soyundakiler aynı güzelliği anlatacak; taşa, toprağa, insana, hayvana ve bütün kâinata…
Glasgow şehri büyük bir şehir. Kentin meydanında (George Square ) önemli şahsiyetlerin
Walter Scott’un, Robert Burns ‘un Adam Sımıth’ın ve daha pek çok insanın heykeli var.
Bu heykellere yan dönüp arkanıza baktığınızda, olanca görkemiyle bir bina size doğru bakıyor
Sonra tekrar önünüze döndüğünüzde az önce fark etmeğiniz artık alışmış olduğuz tarzda bir başka gotik yapı örneği
Bütün evler şato, bütün evler kale görünümünde…
Hava kapalı olmasına rağmen pek soğuk değil… Burada üstü açık bir otobüsle şehir turuna çıkıyoruz inanılmayacak kadar güzel, anlatılmayacak kadar düşsel yapılar.
Hepsi yıllardan beri korunup bugünlere gelmişler. Ve biliyorum ki yarına daha da öte yarına kalacaklar. Bundan şüphem yok.
Katedrali, üniversitesi, müzesi eski hapishanesi ile bir bütün olan Glasgow gerçekten yaşamın var olduğu bir şehir.
İnsanlar burada da mutlu
Bir köşede birkaç insan toplanmış, oturuyorlar, gözlerinde yarını beklemeyen, bugünü yaşamak isteyen bir bakış var, işte bu bakış açısı onları mutlu eden sebeplerden biri…
Yaşamak ağaçların dallarında rüzgârla devam ediyordu
Bir penceren bir kadın yere sesini bıraktı, sesi uzaklaşmadı,
Camlar kendini nemlendiren yağmura inat sağlamlaştı, güçlendi artık su taşı delemiyordu
Ne kadar güçlü ve sürekli olursa olsun taşlar direniyordu…
Dağları adaları gölleri, insanları ve doğası Atlas Okyanusu’yla birleşmiş olan bu ülke çağdaşlığın bir göstergesi olarak burada yaşamaya devam ediyor
İlk demokrasiyi ve şimdinin en güzel demokrasisini kullanan bu insanların ülkesi, sanırım daha çok uzun yıllar yaşamaya devam edecektir.
Dünya benim için birdenbire değişivermişti, artık ne eski dar pencereler ne de saflar benim için bitmişti.
Şimdi yemyeşil bir ülkenin dağlarını, camların arkasındaki karanlığa bakarak hatırlamaya çalışıyor, kimseye anlatmayacağım gizli, egoist bir hayatı yeniden yaşayarak, dışarıdaki rüzgârın sesini duymadan, bu hatıralarla idareye çalışıyorum.
ABDULBAKİ UÇAN
SESSİZ AKAN DAĞ
(İSKOÇYA ANILARI)
11.03.2009
Posted by kayaşeyhi 23.05.2011 11:55 Archived in Scotland Comments (0)